Bu Blogda Ara

3 Şubat 2011 Perşembe

AFGANİSTANDA TALİBAN TARAFINDAN BOMBA İLE YIKILAN UCUBE!



EN BÜYÜK ÇEVRE SORUNU: SAVAŞ ve KÜLTÜR VARLIKLARI
14 Nisan 2003

Doç.Dr.Mehmet TUNÇER

Nisan sayısında bahsettiğim ve çıkmasından korktuğum savaş ne yazık ki çıktı ve insani ve çevresel korkunç sonuçları ile endişelerimin birçoğu gerçek oldu..

Aşağıdakilerin bir kısmını gazetelerden okumuş, iletişim araçlarından izlemişsinizdir. Ama belki de bir kısmı benim için olduğu gibi sizler için de ilginç olabilir:

·         Hatay-Van arasındaki bölgede uçaklar için açılan uçuş koridorlarından bu mevsimde ortalama 500 000 göçmen kuşun geçtiğini, bu sürülerin içine dalan savaş uçaklarının sürülerde toplu ölümlere yol açtığını, hatta bazen uçaklar için  de büyük tehlike yarattığını,

·         Irak savaşı esnasında güneydoğu bölgemizde yer alan Şanlıurfa, Mardin, Diyarbakır gibi kentlerde, bazı önemli yapıların korunması için çatılarına işaretleme yapıldığını,

·         Ülkemizin savaşa girmesi halinde 34 il ve 62 müze müdürlüğünün tehdit altında olacağını ve olası bir savaşta müzelerdeki değerli eserlerin daha güvenlikli bir kente taşınmasının düşünüldüğünü,

·         Mezopotamya Kültürlerinin bütünleştiği yer olan BABİL’ in büyük tahribat gördüğünü, burada restore edilen Hellenistik Dönem tiyatrosunda eski Babil kültürünü temsil eden festivaller yapıldığını, hatta Saddam Hüseyin’in kendisini antik dönem Babil Kralları ile özleştirdiğini,

·         Irak’da dünyaca önemli Arkeolojik Alan Nimrud Antik Kenti’nden çıkarılanlar müzelerde korunurken, I. Körfez savaşında bizzat ülkeyi yönetenler tarafından talan edildiğini, 5000-6000 eserin yağmalandığını ve kaçırıldığını,

·         İnsanlığın en eski kentlerinden Ur’da 400’den fazla top mermisi deliği  ve bombaların yarattığı kraterler olduğunu, bir çoğu henüz okunmamış çivi yazılı tabletler ve mühürlerin yok edilmesi ile “tarih içinde tarihin kaybolduğunu”,
  
·         Ninova Antik Kenti’ndeki buluntuların savaş esnasında top ateşi ile yerler bir edildiğini, hatta çalınan arkeolojik hazinelerle dünya tarihi eser piyasasında “Asur Modası” nın başladığını,

·         Bugünlerde, Bağdat’ta bombalanan Savunma Bakanlığı’nın bir Osmanlı Külliyesi olduğunu ve tamamen yıkıldığını, bu savaş esnasında dünyanın en eski üniversitelerinden birinin de bombalandığını ve yağmalandığını,

·         1954 yılında hazırlanan “La Haye : Silahlı Bir Çatışma halinde Kültür Mallarının Korunmasına Dair Sözleşme”’nin ABD ve İngiltere tarafından halen imzalanmadığını ve bunun imzalanması için uluslar arası baskı yapılması gerektiğini,

·         Arkeolojik alanların ve kültür varlıklarının tahribi ve yağmasına karşı, Amerikan ve İngiliz Arkeoloji Derneklerinden yaklaşık 100 bilim adamının imzaladığı bir yazının The Guardian’da yayınlandığını,

·         Irak tarafından Birleşmiş Milletlere hediye edilen ve ünlü “Hammurabi Kanunları” nın ve MÖ 1260 Tarihinde imzalanan ve Dünya’nın ilk barış antlaşması olan “Kadeş Anlaşması” nın BM salonlarında hem de Güvenlik Konseyi girişinin iki yanında yer aldığını,

·         Koruma konusunda günümüzde UNESCO, ICOMOS ve ICCROM’un da aralarında bulunduğu yaklaşık 2000-2500 uluslar arası örgüt bulunduğunu ve bu örgütlerin ortak amaçlarının; doğal, tarihsel ve kültürel değerlerin insanlığın (bölgesel, kıtasal ya da küresel) ortak mirası olarak korunması yönünde uluslar arası işbirliğinin sağlanması olduğunu,

MOSTAR KÖPRÜSÜ YIKILDIKTAN SONRA
biliyormuydunuz ?

Bunlar Anadolu Sanat Tarihçileri Derneği’nin 11 Nisan da düzenlediği ve Panel üyesi olarak katıldığım “SAVAŞ ve KÜLTÜR VARLIKLARI Paneli” nde konuşulanlardan bazı önemli ve ilginç bulduklarım..

Sn. Prof. Filiz YENİŞEHİRLİOĞLU (ASTAD), Sn. Prof. Hayat ERKANAL, Sn. Füsun ERSOY ve Sn. Özgen ACAR’la birlikte yaklaşık 3 saat salonu dolduran çoğu Paneli düzenleyen ASTAD ve Arkeoloji Derneği üyeleri ile “Savaş” ve “Kültür Varlıkları”  konusunu tartıştık…

Bu günlerde de Bağdat’taki otorite boşluğunu fırsat bilerek devlet dairelerini, bankaları, işyerlerini talan eden ve araçları çalan yağmacıların Bağdat Arkeoloji Müzesine de saldırdıkları ve  yağmaladıklarını biliyoruz. Onlarca yağmacının müzedeki salonlara dalarak tahrip ettiğini, salonlardaki çömlekler ile bazı heykellerin kırıldığını, devrildiğini, bazı eserlerin ve yönetim bürolarının tamamen yağmalandığı bildirilmekte.. Hatta müze girişindeki salonlardan birindeki tarihi eser kapı bile çalınarak götürülmüş.. Eh “küresel gangasterlikler” (!) yanısıra bunlar masum bile sayılabilir!!  (Şubat 2011 / Ortadoğu'da değişen bir şey yok, Mısır'daki müze tahribatında aklıma geldi bu yazıyı da ekleyeyim istedim!)


Taşınır ve taşınmaz kültür varlıklarının korunması için dokümantasyon, bilgi ve belge arşivi çok önemli..  Bilgisayarlar günümüzde sayısal ortama aktarmada ve çok büyük verileri küçük hacimlerde depolamada önemli bir rol üstlendi...
Bilgi bankası yanısıra bölgesel, korunma önlemleri daha fazla olan, daha büyük, zengin ve güvenlikli müzeler oluşturulabilir mi? Korunması gerekli önemli eserler buralarda sergilenebilir mi?

Tabii, her eserin yerinde korunması ve sergilenmesi esastır ama paha biçilmez eserlerin çalınmadan, depremlerden ya da Allah korusun yağmadan ve savaşlardan korumak için böyle önlemler alınmalı diye düşünüyorum…

Barış zamanında doğru dürüst korumayı beceremeyen bizler, acaba savaşta neler yaparız! Öncelikle “Savaş” konusunu sanki bir doğal afetmişçesine ele alıp, öncesinde, esnasında ve sonrasında neler yapılabileceğinin planlanması gereklidir. Barış döneminde önlemler alınmalıdır.. Taşınır, taşınmaz kültür varlıklarının öncelikleri ve önemleri belirlenmeli, bilimsel değerlendirmeler yapılmalıdır.

En doğrusu da BARIŞ için elimizden geleni yapmalıyız!




EN BÜYÜK ÇEVRE SORUNU : SAVAŞ

Doç. Dr. Mehmet TUNÇER
(Bu yazı Irak Savaşı öncesinde yazıldı)

Herkes savaştan söz eder ve haykırırcasına “SAVAŞA HAYIR! DİKTATÖRLERE HAYIR! KATLİAMLARA HAYIR!” derken benim tutup da tarihi ve kültürel yapılardan, Ankara’nın ilk planlarından bahsetmeye devam etmem ne derece doğru olurdu... Ben de, binlerce kez yazıldığı gibi, savaşın insanlara olan ölümcül, psikolojik, sosyolojik ve ekonomik boyutu yanı sıra, “Kent ve Çevre” boyutundan, bir kez daha yaşanan ve yaşanabilecek çevresel ve kentsel  felaketlerden bahsetmek istiyorum.

Kentlerin bombalanması, akıllı da olsa (bu lafa da inanın ki sinir oluyorum, akıldışı bir tahribat için akıllı füze üretmek hangi insanlık dışının işi!!)  füzelerle vurulması,  kentsel altyapıların, içinde masum (askerlerin de çocukları ve sevdikleri var) insanların yaşadığı binaların yıkılması, yangınlar oluşması sonucunu doğurmaktadır. Hele biyolojik ve radyoaktif içerikli silahlar kullanıldığında sonuçlar düşünülemeyecek kadar insanlık dışı olmaktadır.

Bunun örneklerini, 20 yüzyıl boyunca insanlık pek çok yerde yaşadı, en son da Körfez, Bosna ve Afganistan savaşında...
Sığınaklara sığınmış yüzlerce masum kadın, çocuğun hangi akılsız (!) bomba tarafından vurulduğunu hepimiz biliyoruz. Bunun bir daha yaşanmaması gerekli, ama bunu yapmak için ışıkları yakıp söndürmek yetmiyor ve yetmeyecek...
Savaşın kapımızda olduğu ülkemizdeki protestoların cılızlığı, diğer ülkelerdeki yoğun katılım acaba biz çok mu duyarsız bir millet olduk dedirtiyor insana.. Ama, sınırdaki gençler herhalde bizler için başka şeyler düşünüyorlar..

Savaşlar kadar çevreyi ve kentleri tahrip eden bir başka olgu yok... Birinci ve ikinci dünya şavaşlarının ve ondan sonra gene devam eden yerel savaşların sonuçlarını bir göz önüne getiriniz.. Yıkıntılar, ölüler, yaralılar, acı çeken doğa ve insanoğlu...Çıkar uğruna, petrol uğruna ne uğruna olursa olsun,  Atatürk’ün dediği gibi “Bir milletin bağımsızlığı söz konusu değilse, savaş bir cinayettir”..

Sadece yaşanılan kentler değil, tarih ve kültür mirasları da savaşlarda büyük zarar görür.. Afganistan’da yerle bir edilen dev Buddha heykellerini unutmadık henüz.. Doğal çevre’de kirlenir, yangınlarla yok olur, petrol kuyularının yakılmasının ilk Körfez Savaşında çevreye verdiği zararı “Global Bir Çevre Felaketi” olarak nitelendiriyor uzmanlar..

BUDA HEYKELİ YIKIM ÖNCESİ


Tarihçi ve yazar Murat Bardakçı’ya göre;
 “Bush’un hedefi 1100 yaşındaki Türk Şehri” ..

Bağdat’ın 100 kilometre kuzeyinde bulunan ve 57 kilometrekarelik bir alanı kaplayan Samerra Şehri’nin günümüzde dünyadaki en geniş arkeolojik yerleşim alanı kabul edildiğini, tarih boyunca birbirini takip eden medeniyetlerin yaşadığı topraklarda, yani MEZOPOTAMYA’da bulunan Irak’ın dünyanın önde gelen arkeoloji ve tarihsel alanlarından biri olduğunu ve bunların çıkması olası bir savaşta tarih sahnesinden silinmemesi dileğini okudum ve ben de bu dileklere katılıyorum..  

(Savaştan önce yazılmıştı bu satırlar!! Ve korkulan oldu, Bağdat Arkeoloji Müzesi, Kütüphanesi, Babil Arkeolojik Sit Alanı yağmalandı, yakıldı, talan edildi!))
Irak, Sümerler’den bu yana birçok medeniyetin beşiği olmuş, daha sonra da İslam dünyasının en seçkin kültürel ve dinsel merkezlerinden biri haline gelmiş.. İşte bu şehir bombalandı ve bombalanacak....
Aklıma bir uluslar arası sözleşme geliyor.. “Silahlı Bir Çatışma halinde Kültür Mallarının Korunmasına Dair Sözleşme” ..

Bu Sözleşme La Haye’de 14 Mayıs 1954 Tarihinde İmzalanmış ve bunun uygulanmasına ülkemizin katılmasına yönelik 563 Sayılı Kanun’da TBMM tarafından 2.4.1965 tarihinde kabul edilmiş.. Tam metnini, Şubat 2003 tarihinde Mimarlar Odası Ankara Şubesi tarafından yayınlanan “Kültürel Miras” özel sayısında bulabilirsiniz..

Buna göre “Her millet dünya kültürüne kendinden bir şey katmış olduğu cihetle, hangi millete ait olursa olsun, kültür eserlerine karşı vakı olacak tecavüzlerin bütün insanlığın kültür mamelekine (varlıklarına) karşı işlenmiş tecavüzler sayılacağına inanmış” tır.

Ve de; “Kültür  mallarının korunması yönünde mümkün olan her türlü çareye başvurulmasına karar vermiş” tir.
Ayrıca, Mart, Nisan, Mayıs, Haziran ve Temmuz aylarında, bütün kuşların üreme devrelerinde ve muhacir (göçmen) kuşların yuvalarının bulunduğu mahallere göçmeleri nedeniyle yabani halde yaşayan kuşların korunmalarının da mecburi olduğunu “Kuşların Himayesine Dair Milletlerarası Sözleşme” Madde 2’den öğreniyoruz. Yani, bu aylarda Savaş olursa Uluslar arası bu Sözleşme Hükümleri de geçerlidir!

Aynı zamanda; 1982 tarih ve 2658 Sayılı Kanunla katılmamız uygun bulunan “Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme” , hükümlerine göre de “SAVAŞ” OLMAMALIDIR.. Ayrıca savaşın sonuç ve etkileri; bizim de dahil olduğumuz, “Uzun Menzilli Sınırötesi Hava Kirlenmesi Sözleşmesi”, “Yaban Hayatı ve Yaşama Ortamlarını Koruma Sözleşmesi” vd. uluslar arası sözleşme ve antlaşma hükümlerine aykırıdır.

Umarım, önce insanları, sonra da doğal ve kültürel çevremizi koruma yolunda tüm taraflar ve tüm insanlık büyük bir adım atar... gene Atatürk’ün bir sözü ile bitirelim;

 

BUDA HEYKELİ YIKIM SONRASI

“Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” 

2 Şubat 2011 Çarşamba

BERGAMA AKROPOLİS ESKİ BİR PLANDA


BERGAMA (PERGAMON) KÜTÜPHANESİ
Prof. Dr. Mehmet Tunçer

Antik dönemde Bergama Akropolündeki diğer bir önemli yapı da ünlü Bergama Kütüphanesi’dir. 200.000 ciltlik eseri ile Alexandria'daki (İskenderiye) kütüphaneye rakip olarak inşa edilmiştir. Bergama’nın tarihte ünlü kütüphanesinin yeri 1880 yılında Akropol’de yapılan kazılarda Carl Humann ve Prof. Alexander Christian Leopold Conze tarafından ortaya çıkarılmıştır. I. Attalos tarafından kurulan ve M.Ö. 198 yılında ün alan kütüphanenin, Athena Tapınağı’nın kuzey koridoru arkasındaki konumu anlaşılmış ve planı yapılmıştır.
BERGAMA KÜTÜPHANESİ

Conze’ye göre Herkulanum’da olduğu gibi, bunlara altlık üzerine konulan kitap dolaplarını saplamak için madenden yapılmış çengeller asılı bulunuyordu. Kitaplar, güney ve batının nemli havasından korunmak için kuzey ve doğuya konulmuş ve kitap raflarıyla duvarlar arasına yarım metrelik bir boşluk bırakılmıştı.

Kazıda, kuzeydeki duvarın ortasında büyük bir altlık bulunmuştur. Altlığın üstünde olduğu anlaşılan dev bir heykel de yerde yatıyordu. Başı ile gövdesi kopmuş olarak yere düşen bu heykel, kütüphanenin, Bergama’nın ve Krallığın koruyucusu Athena’nın heykeliydi. Galeride ayrıca Krates ve İrodikos (parşömenci), Halikarnasos’lu Herodotos (tarihçi), Miletos’lu lirik müzisyen Timotheos, daha ötede tarih yazarları Meleagros’un oğlu Balakros, Philotas’ın oğlu Apollonios gibi bilginlerin heykel ve büstleri bulunuyordu[1].

Daha önceleri, dört köşe sütun (herme) lerin üzerine konan büstler salonları süslüyorlardı. Fakat, Bergama’da bulunan altlıklar gibi tam boy heykellerin dikildiği görülmemiştir. Günümüzde bütün büyük kütüphane ve akademilere ünlü kişilerin portre, heykel ve tablolarını koyma geleneği, Bergama Kütüphanesi’nin bu sergileme yönteminin bir devamı sayılmaktadır.
Kütüphanenin dünya çapında bir değer taşıması için büyük çabalar harcayan Kral Eumenes bilgindi, sanat ve edebiyat koruyucusu idi. Çöküntüye uğramış Yunanistan’dan ve Hellen şehirlerinden birçok bilgin ve sanatçının Bergama’ya gelmesi sağlandı. Böylece Bergama, dünyanın uygarlık merkezlerinden biri haline gelmesi sağlandı.

Bu dönemde üzerine en kolay yazı yazılan madde “Papirus” idi. Ender olan bu madde Mısır’dan geliyordu. Taş, mermer ve madeni levhalarla oyulan tablet, tahta, derilere yazılan yazıların azlığı ve güçlüğü karşısında papirüs biricik yazı kâğıdı idi. Bir taraftan yeni yapıtlar ortaya çıkarılıyor, bir taraftan da eskiden yazılmış kitaplar satın alınıyor ya da kopya ediliyordu. Bergama’nın İskenderiye’ye karşı meydan okuyan bilimsel, kültürel gelişmesi karşısında Mısır Kralı papirüs dışsatımını yasakladı. Bergama Krallığı Papirüs’ün yerini alabilecek herhangi bir maddeyi getirene büyük ödül verileceği ve ona devletin onur yerleri açılacağı içte ve dışta duyurulmuştur. Sardes’li sanatçı Krates, Krala dişi keçi derisinden özel bir biçimde hazırlanmış bir örnek getirdi. İstenilen kullanışa elverişliliği görüle bu kâğıtlar bilim dünyasının yolunu ışıtacak olan “Parşömen” adını alacaktı.  
BERGAMA KAĞIDI (PARŞÖMEN)

… Bu kâğıda Bergama Kâğıdı (Pergaminae Chartae) adı verildi. Bu ad türlü kullanışlardan sonra bugünkü dilimize PARŞÖMEN biçimine ulaştı.”

Bayatlı, B., 1991, “Bergama Tarihinde Akropol”, S.39

Parşömen ile klasik dönemin tüm değerli yapıtları yazıldı, çoğaltıldı. Böylece Bergama Kütüphanesi edebiyat ve sanat hakkında parşömenlere yazılmış 200 bin tomar kitapla doldu. Bergama, İskenderiye Kütüphanesi karşısında bilim ve sanat bakımından erişmek istediği varlığı sağlamış oldu.

Bergama kütüphanesi, sadece düzgün yerleştirilmiş, katalogları hazırlanmış, düzenli olmakla yetinmemiş, aynı zamanda heykel ve tablolarla bir müze haline getirilmişti.

BERGAMA KÜTÜPHANESİ 

Bergama, M.Ö. 133’de Roma yönetimine geçtiği zaman, Romalı bilginler Helen kültürünü incelemek için aradıkları eşsiz eserleri Bergama Kütüphanesinde buldular.
Roma’da Sezar’ın ölümünden sonra başlayan iç savaş sırasında Bergama da ünlü kütüphanesini yitirdi. Antonius tarafından Tarsus’ta Mısır Kraliçesi Kleopatra’ya armağan edilen Bergama Kütüphanesi, M.Ö. 47 yıllarında bir savaş sırasında yanan İskenderiye’ye taşınmıştır. 
PARŞÖMEN RULOSU

Bergama, Helenistik ve Roma Dönemlerinde yazın alanında İskenderiye’ye yaklaşmış ise de, güzel sanatlar yönünden İskenderiye’nin çok üstüne yükselmiştir[2].

Klasik dünyanın 50 düşünürü içinde 22’sinin Anadolu’da yetişmiş ve bunlardan üçünün (Parmenides, Archesilaos ve Galenos) Bergama’dan çıkmış olması da bu bölgenin değerini belirtmeye yetmektedir.
PERGAMON AKROPOLIS

Eumenes'in M.Ö.159 yılındaki ölümü üzerine yerine kardeşi II. Attalos Kral olmuştur. Onu da M.Ö.138–133 yılları arasında hüküm süren oğlu III. Attalos izlemiştir. Bu Kralların dönemlerinde de, Bergama'nın yeniden inşası ve bir sanat merkezi olarak gelişmesi sürdürülmüştür.

Attalos Hanedanı’nın son kralı olan III. Attalos'un 5 yıllık yönetiminden sonra, Bergama, bu Kral tarafından Roma'ya bağışlanmış ve onun ölümünden sonra Roma'nın Asya Eyaleti olmuştur .

Efes (Ephesos) ve İzmir (Smyrna) ile birlikte Asya Eyaleti’nin önemli kentlerinden birisi olan Bergama, M.Ö.27'de Roma İmparatorluğu’nun kuruluşu ile birlikte oluşturulan Pax Romana (Roma Barışı) içerisinde bağımsızlığını koruyan ve Asya birliği içerisindeki diğer kentlerle birlikte Roma'yla iyi ilişkilerde bulunan bir kenttir. Bu da antik kentin Roma'dan oldukça etkilenmesine neden olmuştur.

Bergama Roma Devri’nde de çok önemli bir merkez olarak gelişmesini sürdürmüştür. Bu devirde kentte hızlı bir nüfus artışı olmuş ve yaklaşık 150 000 kişiye ulaşmıştır. Bu nüfus artışı ile kent güneye, ovaya doğru yayılmaya başlamıştır.

Bu genişlemenin en büyük kanıtı Mısırlı Tanrılar için yapılmış bir Roma tapınağı olan Serapis Temple (Kızıl Avlu) ’ya ait kalıntılardır.



[1] Bayatlı, B., 1991,“Bergama’da Krallık Devri”, İst.,  s. 37-38.

 [2] Bayatlı, B., 1991, y.a.g.e., s.40.